Roman Türkçe
Kayıp Krallığın Sırrı
Sesli dinle
Bu metni sesli dinleyebilirsin · yaklaşık 11 dk
Ses, tarayıcının ve cihazının kendi konuşma sentezleyicisiyle üretilir; ücretsizdir ve metin hiçbir sunucuya gönderilmez. Dinleme, ekranda gördüğün paragraftan başlar. Tercihlerin bu tarayıcıda hatırlanır.

Bölüm 1: Sislerin Ötesindeki Çağrı
Kaan, rüzgârın taşıdığı tuz kokusuyla uyandı. Gözlerini açtığında tavanın çatlaklarından sızan gri ışık, eski tahta kirişleri boyuyordu. Liman kasabası Karasu’nun en ucuz hanında, farelerin gece boyunca süründüğü bir odada yatıyordu. Yirmi üç yaşındaydı ama yüzündeki çizgiler daha yaşlı bir adama aitti. Sol kolunda, çocukken bir dalgıç balığının bıraktığı yara izi hâlâ kızarıktı.
Kapı sertçe çalındı.
“Kaan! Aşağıya in. Biri seni arıyor.”
Han sahibinin sesi, her zamanki gibi huysuzdu. Kaan ayağa kalktı, kemerine astığı kısa kılıcını kontrol etti ve dar merdivenlerden indi. Salonda, yağmurdan sırılsıklam bir adam oturuyordu. Yaşlı, gri sakallı, elinde mühürlü bir parşömen tutuyordu. Parşömenin mührü, çoktan unutulmuş bir krallığın armasını taşıyordu: kırık bir taç ve kanatlı bir yılan.
“Sen Kaan mısun?” diye sordu yaşlı adam. Sesi, uzun yıllar denizlerde çürümüş bir fıçı gibi hırıltılıydı. “Babanın oğlu… Evet, gözlerin aynı. O da böyle bakardı: sanki her şeyi ölçüyor, tartıyor.”
Kaan karşısına oturdu. “Babamı tanıyordun?”
“Tanımakla kalmadım. Onunla birlikte Kuzey Sisleri’nin ötesine geçtik. O hâlâ orada… ya da en azından bedeni.” Adam parşömeni masaya bıraktı. “Bu, senin mirasın. Aç ve oku. Ama dikkat et: bir kez okuduktan sonra geri dönüş yok.”
Kaan mührü kırdı. Parşömen eski bir haritaydı. Karasu’dan başlayan ince bir yol, kuzeye, buzulların ötesindeki kayıp krallığa, Elyrion’a uzanıyordu. Haritanın kenarında babasının el yazısıyla bir not vardı:
“Oğlum, eğer bu satırları okuyorsan ben ölmüşümdür. Elyrion’un kalbinde, Taşların Tahtı’nda saklı olan şey, dünyayı ya kurtaracak ya da yakacak. Anahtar sende. Göğsündeki yara izinin altında.”
Kaan eli otomatik olarak göğsüne gitti. Orada, derisinin altında, soğuk bir metal parçası gibi bir şey vardı. Hiçbir zaman anlam verememişti. Şimdi anlıyordu.
Yaşlı adam ayağa kalktı. “Adım Veylan. Senin rehberin olacağım. Ama yalnız gitmeyeceksin. Ekip kuracağız. Çünkü Elyrion’a giden yol, sadece buz ve rüzgâr değil. Orada… uyanan şeyler var.”
Dışarıda fırtına büyüyordu. Kaan pencereden baktı. Limanda demirli gemiler, dalgaların arasında savruluyordu. Kuzeye giden yol, o gemilerden biriyle başlayacaktı.
Bölüm 2: Fırtına ve Kan
Üç gün sonra, Kara Kanat adlı eski bir ticaret gemisindeydiler. Kaptan, tek gözlü, her kelimesi küfür olan bir kadın olan Mira’ydı. Mürettebatı ise daha da beter: eski korsanlar, kaçakçılar ve bir tane de sessiz, dövme kaplı bir savaşçı. Savaşçının adı Rurik’ti. Konuşmuyordu. Sadece baktığında, insanın içini donduruyordu.
Veylan, güvertede haritayı açtı. “İlk durak: Sis Adaları. Orada, eski bir rahibe var. Elyrion’un kapısını açacak kelimeleri biliyor. Ama o da… değişmiş olabilir.”
Fırtına ikinci gecelerinde vurdu. Dalgalar güverteyi süpürdü. Bir denizci denize düştü. Bir diğeri direğe çarpıp boynunu kırdı. Kaan, Rurik’le birlikte yelkenleri indirmeye çalışırken, denizin içinden bir şey yükseldi.
İlk başta sadece gölgeydi. Sonra dişler. Sonra kollar… onlarca kol. Eski denizcilerin “Derinliklerin Anası” dedikleri şeydi. Gemiyi sarsarak yükseldi, güverteye yapıştı.
Kaan kılıcını çekti. Rurik yanındaydı. İkisi birlikte yaratığa saldırdı. Kaan’ın kılıcı yaratığın kollarından birini kesti; siyah kan fışkırdı, tahtayı yakıyordu. Rurik ise baltasıyla yaratığın gözüne indirdi. Yaratık bağırdı. Ses, insanın kulak zarını parçalayacak kadar keskindi.
Mira dümeni kırdı. “Kuzeye! Rüzgârı arkaya al!”
Geminin burnu dalgaların arasında yükseldi. Yaratık geri çekildi, ama gitmeden önce kuyruğuyla kıç tarafı parçaladı. İki denizci daha denize düştü.
Sabah olduğunda, Kara Kanat yarı yarıya su almıştı. Sis Adaları’nın gri kıyıları uzaktan görünüyordu. Veylan, kanlı bandajlarla sargılı kolunu tutarak güverteye çıktı.
“Bu sadece başlangıç,” dedi. “Elyrion’a yaklaştıkça, daha eski şeyler uyanacak. Çünkü senin göğsündeki şey… onlar için bir çağrı.”
Kaan denize baktı. Siyah kan hâlâ suyun yüzeyinde yüzüyordu. İçinde garip bir his vardı. Sanki o yaratık onu tanımıştı.
Bölüm 3: Taş ve Kemik
Sis Adaları’nda karaya çıktıklarında, sis o kadar yoğundu ki birkaç adım ötesini göremiyorlardı. Yol, eski taş basamaklardan oluşuyordu. Basamakların her iki yanında, yosun tutmuş heykeller vardı. Heykellerin yüzleri yoktu. Sadece ağızları açıktı, sanki sürekli bir şeyler fısıldıyorlardı.
Rahibenin tapınağı, adanın en yüksek noktasındaydı. Kapıda, kemikten yapılmış bir kapı vardı. Veylan kapıyı açtı. İçerisi, binlerce mumla aydınlanmıştı. Mumların çoğu sönmüştü. Ortada, taş bir tahtta oturan yaşlı bir kadın vardı. Gözleri beyazdı. Kördü.
“Geldiniz,” dedi. Sesi, birden fazla kişinin aynı anda konuşması gibiydi. “Kayıp prensin oğlu… ve onun taşıdığı anahtar.”
Kaan adım attı. “Babam burada mı öldü?”
Kadın güldü. Gülüşü, kemiklerin birbirine sürtünmesi gibiydi. “Baban ölmedi. Dönüştü. Elyrion’un kalbinde, Taşların Tahtı’nda oturuyor. Ve seni bekliyor.”
Veylan öne çıktı. “Kelimeleri ver. Kapıyı açacak kelimeleri.”
Kadın ayağa kalktı. Cübbesi açıldığında, vücudunun alt kısmının taşlaşmış olduğu görüldü. “Kelimeler bedava değil. Bir bedeli var. Bir hayat.”
O anda, tapınağın duvarlarından gölgeler aktı. Heykeller canlanmıştı. Taş bedenler, yavaş ama amansız bir şekilde üzerlerine yürüdü.
Savaş kaçınılmazdı.
Rurik baltasını savurdu. İlk heykelin kafasını uçurdu. Kaan kılıcıyla ikinciye saldırdı. Ama heykeller kırıldıkça yeniden birleşiyordu. Veylan, eski bir büyü mırıldanmaya başladı. Havada mavi ışıklar dans etti.
Rahibe, tahtından inmedi. Sadece izledi.
Kaan, bir heykelin kolunu keserken, göğsündeki metal parçası yanmaya başladı. Acı o kadar şiddetliydi ki dizleri büküldü. Gözleri karardı. Ve o karanlığın içinde, bir ses duydu.
Babasının sesi.
“Gel… oğlum. Taht boş. Seni bekliyor.”
Kaan bağırarak ayağa kalktı. Göğsünden mavi bir ışık fışkırdı. Işık, heykelleri bir bir dondurdu. Taşlar çatırdadı, parçalandı. Rahibe ayağa kalktı, ilk kez gerçek bir korkuyla baktı.
“Anahtar… uyanıyor,” diye fısıldadı.
Veylan, yere yığılmıştı. Göğsünden kan sızıyordu. Bir heykelin parçası onu delmişti. “Kelimeler… duvarın arkasında… oku onları…”
Kaan, Veylan’ın yanına koştu. Yaşlı adam gülümsedi. “Baban… senin için bunu yaptı. Şimdi sen… devam et.”
Veylan’ın gözleri kapandı.
Kaan, duvardaki yazıtı okudu. Kelimeler eski bir dildi, ama diline döküldüğünde, adanın her yerinde taşlar titredi. Sis dağıldı. Kuzeye, buzulların ötesine giden yol açıldı.
Mira, dışarıda onları bekliyordu. “Gemiyi tamir ettik. Ama… bir şey var. Denizden gelenler artıyor. Ne kadar çabuk hareket edersek o kadar iyi.”
Kaan, Veylan’ın cesedini taşıdı. Onu denize verdiler. Rüzgâr, adını fısıldadı sanki.
Bölüm 4: Buzun Altındaki Şehir
Kuzeye yolculuk, haftalar sürdü. Soğuk, insanın iliklerine işliyordu. Kara Kanat, buz dağlarının arasında ilerlerken, mürettebattan birer birer adamlar kayboldu. Bazıları donarak, bazıları… başka şeylere dönüşerek.
Bir gece, Kaan güvertede nöbet tutarken, Rurik yanına geldi. İlk kez konuştu.
“Ben de bir zamanlar bir anahtar taşıyordum,” dedi. Sesi, uzun süre kullanılmamış bir kapı menteşesi gibi gıcırtılıydı. “Ama ben başarısız oldum. Senin baban… beni kurtardı. O yüzden buradayım.”
Kaan ona baktı. “Ne oldu sana?”
Rurik gömleğini açtı. Göğsünde, Kaan’ınki gibi bir yara izi vardı. Ama onun izi kapanmamıştı. Hâlâ kanıyordu, yavaş yavaş, sürekli.
“Elyrion, sadece bir krallık değil. Bir makine. Eski tanrıların yaptığı bir makine. Ve o makine, taşıyıcıları yiyor.”
Ertesi sabah, buzulların arasında, kayıp şehir ortaya çıktı.
Elyrion.
Kuleler buzun içinden yükseliyordu. Sokaklar, donmuş heykellerle doluydu. İnsanlar… ya da bir zamanlar insan olan şeyler, son anlarında taşlaşmıştı. Şehrin merkezinde, devasa bir katedral vardı. Katedralin tepesinde, kırık bir taç ve kanatlı yılan arması parlıyordu.
İçeri girdiklerinde, sıcaklık şaşırtıcıydı. Sanki buzun altında bir kalp atıyordu.
Taşların Tahtı, katedralin en derinindeydi. Taht, siyah bir taştan yapılmıştı. Ve tahtta… bir adam oturuyordu.
Kaan’ın babası.
Ama artık insan değildi. Vücudunun yarısı taşa dönmüştü. Gözleri, mavi ateşle yanıyordu. Göğsünde, Kaan’ınkiyle aynı metal parça parlıyordu. Ama onunki tamamen açılmıştı. İçinden, kırmızı bir ışık sızıyordu.
“Oğlum,” dedi. Sesi, hem tanıdık hem de yabancıydı. “Nihayet geldin.”
Kaan adım attı. Kılıcı elindeydi. “Seni kurtarmaya geldim.”
Babası güldü. “Kurtarmak mı? Ben zaten kurtuldum. Taht bana güç verdi. Dünyayı yeniden şekillendirebilirim. Sen de… benimle oturabilirsin. İki anahtar. İki taht. Baba ve oğul.”
Rurik, arkasından fısıldadı. “Yalan söylüyor. Taht onu yiyor. Senin de seni yiyecek.”
O anda, katedralin duvarlarından gölgeler aktı. Bu sefer heykeller değil, gerçek yaratıklardı. Eski muhafızlar. Taş ve et karışımı.
Savaş başladı.
Kaan, babasına doğru koştu. Rurik, muhafızlarla savaştı. Mira, kapıda ok yağdırıyordu. Ama sayıları çoktu.
Kaan, tahta yaklaştığında, babası ayağa kalktı. Kolunu savurdu. Görünmez bir güç Kaan’ı duvara çarptı. Nefesi kesildi. Göğsündeki metal parçası, kontrolsüzce yanıyordu.
“Kabul et,” dedi babası. “Yoksa ikimiz de yok olacağız.”
Kaan yerden kalktı. Kan ağzından sızıyordu. “Hayır.”
Babası saldırdı. İki kılıç çarpıştı. Taş ve çelik. Her darbede, katedral sarsılıyordu. Kaan, babasının hareketlerini biliyordu. Çünkü aynı kandan geliyorlardı. Aynı eğitimi almışlardı.
Ama babası daha güçlüydü.
Bir darbede Kaan’ın kılıcı kırıldı. İkinci darbede, babasının taşımsı eli, Kaan’ın boğazını sıktı. Onu kaldırdı.
“Üzgünüm,” dedi babası. Gözlerinde, bir anlığına gerçek bir pişmanlık belirdi. “Ama taht… seçim yapmama izin vermiyor.”
Kaan, boğulurken, göğsündeki parçaya dokundu. Ve o anda, bir şey anladı.
Anahtar, sadece bir metal değildi. Bir seçimdi.
Gözlerini kapattı. Ve seçti.
Işık, önce göğsünden fışkırdı. Sonra tüm katedrale yayıldı. Babası bağırdı. Taş vücudu çatlamaya başladı. Taht, siyah ışıklar saçarak sarsıldı.
Kaan yere düştü. Nefes alamıyordu. Ama ayağa kalktı. Babasına baktı.
“Bırak,” dedi. “Bırak kendini.”
Babası, son bir kez gülümsedi. Gerçek gülümsemesiyle. “Gurur duydum… senden.”
Sonra taş vücudu tamamen parçalandı. Kırmızı ışık, mavi ışığa karıştı. Taht çöktü.
Katedral sarsılmaya başladı. Tavan çöküyordu.
Rurik, kanlar içinde yanına geldi. “Kaçmamız lazım!”
Mira, dışarıda onları bekliyordu. Kara Kanat, buzların arasında demirlemişti. Şehir, gözlerinin önünde buzun içine gömülmeye başladı.
Gemide, güvertede, Kaan denize baktı. Göğsündeki yara izi kapanmıştı. Metal parça gitmişti. Yerinde sadece bir iz kalmıştı.
Rurik, yanında durdu. “Ne oldu… orada?”
Kaan, ufka baktı. Sis dağılıyordu. Güneş, ilk kez gerçekten doğuyordu.
“Bir seçim yaptım,” dedi. “Ve dünyayı yakmadım.”
Bölüm 5: Dönüş ve Yeni Yollar
Karasu’ya döndüklerinde, liman eskisi gibiydi. Ama Kaan değildi.
Han sahibi onu görünce şaşırdı. “Hâlâ hayattasın ha? Düşündüğümden daha inatçısın.”
Kaan gülümsedi. İlk kez, gerçekten gülümsedi.
Rurik, onunla veda etmedi. “Yollarımız bir süre ayrılacak. Ama eğer bir gün… başka anahtarlar uyanırsa, beni bulursun.”
Mira, gemisini satıp karaya yerleşmeye karar verdi. “Deniz benden yeterince aldı,” dedi.
Kaan, eski odasına çıktı. Pencereden limanı izledi. Rüzgâr, tuz kokusu taşıyordu. Ama bu sefer, içinde bir boşluk yoktu.
Masada, Veylan’ın bıraktığı eski bir defter duruyordu. Kaan onu açtı. İçinde, Elyrion’un ötesindeki başka haritalar vardı. Başka krallıklar. Başka sırlar.
Gülümsedi.
Belki macera bitmemişti.
Belki… yeni başlıyordu.
Son.


Yorumlar (0)
Bu işlem için giriş yapmalısın. Giriş yap · Kayıt ol
Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yaz.